
7 Kasım 2016 tarihinde, “Önce Ülkene Sadakat Sonra İşinde Liyakat” başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Ülkemizin ağır bir sınavdan geçtiği o günlerde, devletimize bağlılığın ve kamu görevlerini ehil insanlara emanet etmenin önemini anlatmaya çalışmıştım.
Bugün, yaklaşık on yıl sonra, aynı yazıya yeniden dönüyorum. İnsan, yıllar önce yazdığı satırları okurken bazı meselelerin geride kalmış olmasını istiyor. Yanlışlardan ders çıkarıldığını, kurumların güçlendiğini, ehliyetin daha fazla değer gördüğünü görmek istiyor.
Çünkü söz konusu olan yalnızca bir makamın kime verileceği değildir. O makamın vereceği kararlarla hayatı etkilenecek insanlar, hakkını arayan vatandaşlar ve geleceğini bu ülkeye bağlamış çocuklarımızdır.
Bu yüzden liyakat ve sadakat meselesi, gündemin değişmesiyle önemini yitirecek bir tartışma değildir. Bir ülkenin nasıl yönetileceği, insanların birbirine ve devletine ne kadar güveneceği meselesidir.
Türkiye Cumhuriyeti, bu topraklarda bağımsız yaşama irademizin ortak çatısıdır. Bayrağımızın altında farklı düşüncelerimiz, farklı hayatlarımız, farklı beklentilerimiz olabilir. Fakat çocuklarımızın güven içinde büyümesini, emeğimizin karşılığını almayı ve adalet karşısında eşit olmayı hepimiz isteriz.
Bir anne, evladının geleceğini düşünürken hangi siyasi görüşten olduğuna bakmaz. Bir genç, yıllarca çalışıp bir göreve hazırlanırken emeğinin karşılığını görmek ister. Bir esnaf, sabah dükkânını açarken huzur ve güven bekler. Hakkını arayan bir vatandaş, kapısını çaldığı kurumda kendisini dinleyen, işini bilen ve adil davranan bir görevli bulmak ister.
Devlet, vatandaşın hayatına biraz da bu karşılaşmalarla dokunur. Güven, o kapılarda güçlenir veya zedelenir.
Kurumlarımız hepimizin ortak değeridir. Onları güçlendirmek, yanlışlarını görmezden gelerek değil; görevlerini daha iyi yapmalarını sağlayarak mümkündür. Eksikleri söylemek, usulsüzlüklerin giderilmesini istemek ve adaleti savunmak da ülkeye karşı sorumluluğumuzun içindedir. Aynı gemide olduğumuzu hatırlamak, birbirimizi susturmayı değil, ortak geleceğimiz için birbirimizi dinlemeyi gerektirir.
2016 yılında üzerinde durduğum temel meselelerden biri, sadakatin yönüydü. Çünkü yanlış yere yönelen bir bağlılık, insanın bilgisini ve yetkisini de yanlış amaçların hizmetine sokabilir.
15 Temmuz darbe girişiminin bıraktığı acı, kamu gücünün milletin iradesine ve anayasal düzene karşı kullanılmasının ne kadar ağır sonuçlar doğurabileceğini hafızalarımıza kazıdı. O gece hayatını kaybedenlerin, yaralananların ve yakınlarını yitiren ailelerin acısı, bu meselenin soyut bir kavram tartışması olmadığını hatırlatıyor.
Buradan çıkarılması gereken ders açıktır: Kamu görevlisinin sadakati, görevini yönlendiren kişisel veya örgütsel ilişkilere değil; hukuka, milletin ortak yararına ve taşıdığı sorumluluğa yönelmelidir.
Liyakat de yalnızca diploma sahibi olmak değildir. Görevin gerektirdiği bilgiyi taşımak, doğru karar verebilmek, gerektiğinde hatasını kabul etmek ve kendisini geliştirmek demektir. Yetkisini kullanırken sonuçlarını düşünmek, vatandaşın hakkını gözetmek ve emanete karşı dürüst davranmaktır.
Ülkesini sevdiğini söyleyen bir kişinin görevini iyi yapması beklenir. İşini iyi bilen bir kişinin de bilgisini hangi amaçla kullandığı önemlidir.
Bu nedenle liyakat ve sadakat birlikte aranmalıdır. Birindeki eksiklik, diğerinin varlığıyla giderilemez.
Yanlış verilen bir karar, bir vatandaşın hakkına ulaşmasını geciktirebilir. İşini bilmeyen bir yönetici, çalışanların emeğini boşa çıkarabilir. Denetlenmeyen bir yetki, kamu kaynaklarının yanlış kullanılmasına yol açabilir. Bu yüzden “Bizden olsun da nasıl olursa olsun” anlayışının bedelini yalnızca dışarıda bırakılan ehil kişi ödemez. O hizmete ihtiyaç duyan toplum da öder. Yıllarca hazırlanmış bir gencin, kendisinden daha az yeterli bir adayın kişisel ilişkilerle önüne geçtiğini görmesi, yalnızca bir iş fırsatını kaybetmesi değildir. Adalete duyduğu güvenin de incinmesidir. Bir gencin emeğine duyduğu güveni kırmak, ülkenin geleceğe duyduğu güveni zayıflatmaktır. Liyakate dayanan bir düzen ise insana şu duyguyu verir: Çalışırsam, öğrenirsem, kendimi geliştirirsem ve işimi dürüstçe yaparsam bunun bir karşılığı olacaktır. Bir ülkenin yetişmiş insanlarını elinde tutabilmesi için bu güvene ihtiyacı vardır.
Bir kamu görevine yapılan atama, yalnızca bir kişinin hayatını değiştirmez. O kişinin hizmet edeceği insanların hayatını da etkiler.
Kamu görevleri, toplum adına üstlenilen emanetlerdir. O görevlerde kullanılan kaynaklarda, alınan kararlarda ve sunulan hizmetlerde milyonlarca insanın hakkı vardır.
Bir masanın başına oturan kişi, yalnızca bir unvan taşımaz. Kendisine ulaşamayanların, sesini duyuramayanların ve hakkını savunacak gücü bulunmayanların sorumluluğunu da taşır.
İnanç ve ahlak dünyamızdaki emaneti ehline verme ilkesi, tam da bu sorumluluğu hatırlatır. Daha ehil bir insan varken yakınlığı, akrabalığı veya siyasi referansı esas almak, başkasının hakkını gözetme yükümlülüğüyle bağdaşmaz.
Bir insanı seviyor olabiliriz. Bize yakın olabilir, aynı düşünceyi paylaşabilir. Fakat bu yakınlık, o görevi hakkıyla yapabileceğinin kanıtı değildir.
Bu ilke yalnızca güzel bir temenni olarak kalmamalıdır. Görevlerin gerekleri açık olmalı, adaylar nesnel ölçütlerle değerlendirilmeli, kararlar gerekçelendirilmeli ve görevdeki başarı denetlenebilmelidir. Böylece liyakat, kişisel kanaatlere bağlı bir söz olmaktan çıkar; kurumların işleyişine yerleşir.
Aynı sorumluluk, siyasi partiler ve siyasetçiler için de geçerlidir. Siyaset, toplumun sorunlarına çözüm üretme alanıdır. İnsanların güvenini kazanarak elde edilen güç, kişisel çıkar ilişkilerine hizmet ettiğinde, yalnızca bir kişinin itibarı zarar görmez. Siyasete duyulan güven de aşınır. Hangi görüşten olursa olsun; sözüyle davranışı arasında tutarlılık bulunan, bilgisini artıran, insanları dinleyen ve kamu yararını gözeten siyasetçilere ihtiyacımız var. Birbirini aşağılayarak üstünlük kurmaya çalışanların yerine, yaptığı işle değer üretenlerin öne çıkması gerekir. Ülkenin sorunları, rakibinin başarısızlığına sevinerek çözülmez. Başkasının doğru yaptığı işi teslim edebilmek de bir olgunluk ve özgüven göstergesidir.
Bu, görüşlerden vazgeçmek değildir. Kendi görüşünü savunurken başkasının onurunu koruyabilmek, rekabet ederken ortak hayatı zedelememektir.
Yönetenlerden adalet, liyakat ve dürüstlük beklemek hakkımızdır. Bu beklentiyi dile getirirken kendi davranışlarımızı değerlendirmek de sorumluluğumuzdur.
Tacir ticaretini dürüst yapmalı, vergisel yükümlülüklerini yerine getirmelidir. İşveren çalışanının hakkını gözetmeli; çalışan üstlendiği işi özenle yapmalıdır. Yönetici kararında adil davranmalı; vatandaş kamu malını korumalıdır.
Kendi işimiz görülsün diye bir başkasının önüne geçmeye çalışırken kayırmacılığa karşı çıkabilir miyiz? Yakınımız için ayrıcalık isterken herkesin eşit değerlendirilmesini ne kadar samimiyetle savunabiliriz?
Bu sorular, başkalarının yanlışlarını mazur göstermek için değil, kendi tutarlılığımızı güçlendirmek için sorulmalıdır.
Eleştiri hakkımız, kusursuz olmamıza bağlı değildir. Ancak eleştirdiğimiz yanlışın bize yarar sağladığında da karşısında durabilmek, sözümüzün ahlaki ağırlığını artırır.
On Yıl Sonra Aynı Çağrı
Yaklaşık on yıl önce yazılan satırlara bugün dönmek, geçmişteki bir görüşü hatırlatmaktan daha fazlasıdır. Bu, hâlâ önem taşıyan bir sorumluluğu yeniden dile getirmektir.
Çocuklarımıza bırakacağımız mirasın içinde binalar, yollar ve maddi imkânlar kadar, adaletle işleyen kurumlar da bulunmalıdır. Gençlerimiz, bir kapıyı açmak için kimi tanıdıklarını düşünmeden, ne bildiklerine ve ne yapabildiklerine güvenebilmelidir.
Vatandaş, devlete başvurduğunda kendisini yalnız hissetmemelidir. Kamu görevlisi, işini dürüst yaptığı için güç bulmalı; yanlış bir talebe karşı durduğunda korunacağına inanmalıdır.
Bugün yeniden söylenmesi gereken söz şudur: Ülkeye sadakat, işimizi hakkıyla yapma sorumluluğunu da beraberinde getirir. Makamı emanet bilmek, yetkiyi adaletle kullanmak, ehil insanın önünü açmak ve kendi çıkarımız için ortak geleceğimizi zedelememek bu sorumluluğun içindedir. Bu ülkenin insanına, emeğine ve geleceğine borcumuz vardır. O borç, yalnızca güzel sözlerle ödenmez. Her birimizin bulunduğu yerde dürüst davranması, görevini hakkıyla yerine getirmesi ve başkasının hakkını kendi hakkı kadar önemsemesiyle ödenir. Ülkeye sadakat; üstlenilen sorumluluğa sahip çıkmayı, makamı emanet bilmeyi ve kamu yararını kişisel çıkarların üzerinde tutmayı gerektirir.
Bu çağrının karşılığı; ehil insanın önünü açmak, emeğe hakkını teslim etmek ve kurumlarımızı adaletle güçlendirmektir. Çocuklarımıza bırakacağımız en kıymetli miraslardan biri, çalışmanın değer gördüğü, dürüstlüğün korunduğu ve milletin devlete güven duyduğu bir Türkiye olacaktır. On yıl önce olduğu gibi bugün de: Önce ülkene sadakat, işinde liyakat… Ve her ikisini ayakta tutacak adalet, ahlak ve sorumluluk.
Dr. Nevzat Erdağ Vergi, Sosyal Güvenlik ve İş Hukuku Uzmanı





